Eng


 
  • Mustafa AyazZafer Gençaydın

    1938 yılı Ağustos'unda Trabzon-Çaykara ilçesi Kabataş Köyü'nde, ailesinin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Mustafa Ayaz'ın çocukluğu, II. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik bunalımlar içerisinde geçer. Savaş yıllarının yoklukları içerisindeki bakımsızlık ve hastalıklarla dolu çocukluk yaşamı, neredeyse, o yıllardaki her kırsal kesim çocuğununki gibi onun da yazgısı olmuştur. On gün süren ağır ve ateşli hastalıktan sonra yeniden dirilir. Dokuzuncu gün gözlerini açtığında, hastalık boyunca yemediklerinin acısını çıkarırcasına, bir günde on iki kez yemek yediğini annesi söylüyor sonradan.
    Yokluklara ve hastalıklara direnerek on yaşına varan çocuk M.Ayaz henüz okulla tanışmamıştır.

    Köyün kenarındaki baba evi, köye bir saat uzaklıktaki ilkokula yaya gidip gelen çocukların, ısınmak ve dinlenmek için sığınma yeri olur zaman zaman.

    Buruk bir özlemle baktığı okullu arkadaşlarından aldığı ucu yamru yumru yarım bir kurşunkalemle yazma özlemini gidermeye çalışan Mustafa Ayaz ancak on yaşında okula gitme olanağını bulur.
    1953'te ilkokulu bitiren Ayaz, o yıllarda çoğu köylü çocuğu gibi, ancak yatılı bir okula girebilirse okumayı sürdürebilecektir. Sınavla yatılı olarak girdiği Erzurum-Pulur Köy Enstitüsü, suluboya kutusunu bile ilk kez görebildiği yer olacaktır. Resimden çok matematik derslerine ilgisi ağır basmaktadır. Sekizinci sınıfta iken, Türkçe kitabındaki " Osman Kaptan" okuma parçası onu sanata bulaştıran önemli bir rastlantı olmuştur: Parçada Osman Kaptan' ın fiziksel portresi betimlenmekte ve ödevi bölümünde ise öykü kahramanlarının resminin çizilmesi istenmektedir. Ödev gereği karton üzerine çizdiği porteyi, öğretmeninin görebileceği bir yere, kitaplığın önüne asar Ayaz. Portreyi çok beğenen öğretmeni, "Seni İstanbul-Çapa İlköğretmen Okulu Resim Semineri'ne gönderelim." der.
    Artık, İstanbul düşüyle gece gündüz resim çalışan öğretmen okulu öğrencisi Ayaz, Resim Semineri sınavına bir bavul dolusu desenle gider.

    Sanat yaşamının önemli bir durağı olan Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bolümü'ne 1960 yılında girer. O yıllarda genç bir öğretim elemanı olarak Avrupa'dan yeni dönmüş olan değerli sanatçı Adnan Turani' nin öğrencisi olarak tutkulu bir çalışma döneminden sonra Resim-İş Bölümü'nü bitirir. 1963-66 yılları arasındaki, Çorum İlköğretmen Okulu Resim Öğretmeni Mustafa Ayaz'ı, birlikte çalıştığı yazar Adnan Binyazar şöyle anlatıyor:

    "Tuval, Çorum bozkırının ortasında; Paris'ten, Roma'dan, Trabzon'un Çaykara'sından, Kandinski'lerden, Dufy'lerden renklerle doluydu. Okumadığı zaman resim yapıyordu, resim yapmıyorsa okuyordu. Elinde değnek, yaşamsal bir senfoniyi yönetiyordu sanki."
    1966 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim — İş Bölümüne asistan olan sanatçı, burada ve Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde öğretim görevliliklerinde bulunduktan sonra, Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü öğretim üyeliğinden emekli oldu.

    Bu yazıda Ayaz'ın sanatını sanatbilimsel açıdan değerlendirmekten çok, onu bir sanatçı tipi olarak tanıtmak amaçlanmıştır.
    Ayaz'ı 1962 yılından beri tanıyor ve izliyorum. 1978'den sonra uzun yıllar aynı çatı altında çalıştık. Daha önemlisi, kendi kendisiyle baş başa olduğu zamanlarda; sarhoşken, ayıkken, hastayken, çalışırken tuttuğu notları okudum. Bunlar, en içten olduğu anlardaki; etkilenmelerden uzak, en yalın, gösterişsiz düşünceleri, kendini ele verişleridir: Sanat anlayışının, acılarının, doyumsuzluklarının, özlemlerinin, nefretlerinin, küfürlerinin, cinsel yaşama bakışlarının dışavurumudur. Az da olsa tanıdığımı sanıyorum onu. Çünkü coşkularını, çocuksu sevinçlerini, burnunda soluyan öfkesini, zıvanadan çıktığı anlarını, insana gereksizmiş gibi gelen kaçışlarını, korkularını, utangaç bir genç kız gibi kulaklarına dek kızaran çekingenliklerini, bîr topluluk karşısına çıkarken soluğunun kesilişini, yerinde duramayan yaratılışını, bazen bir an bile dinlenmeyi beceremeyen tedirginliklerini biliyorum.

    Yetiştiği yörenin doğal yapısından tutun da, toplumsal ve kültürel değer yargılarıyla beslenmiş olan; yöresinin halk dansları gibi kıpır kıpır, yerinde duramayan kişiliğiyle, bu Karadeniz çocuğunun resimlerine baktığımızda, kadın temasının ağır bastığı hemen göze çarpmaktadır.

    "Gurbetçi" Karadeniz toplumundaki yaşama biçimi, kadın aile yapısı içerisinde en önemli figür durumuna getirmiştir. Kadın, içinde yetiştiği çevre ile bugün içinde yaşadığı büyük kent yaşamının çelişkilerini birlikte içeren; sanatçının kendi gerçeğinin yarattığı bir tiptir. Kadın konusu, plastik öğelerin sanatsal bir içerikle düzenlenmesi gereken bir araç olmakla birlikte, aynı zamanda kendi kendisiyle ve toplumla yaptığı bir söyleşinin, uzlaşmaya varan bir hesaplaşmanın plastik planda gerçekleştirilmesidir. Koyu-açık ve çizgi değerlerinin ince geçişleriyle kadınsallığın tüm renkliliğini ve dokusal yumuşaklığını duyumsatan bu duyarlığının altında, kadının gizemli evrenine olan ulaşılmazlığın çekiciliği ve duyduğu saygı yatar. Mitoslaştırdığı kadınlarındaki saf ve temiz bir kösnüllüğün (erotiklik) görkemi Ayaz'ın figürlerinin özelliğini oluşturmaktadır. Sanatına itici güç olan çok önemli ve güçlü bîr motiftir. Ağır basan bu erotik duyguların dışavurumuna yalın bir anlatım yolu olarak figüratif yorum anlayışının seçimi, sanatçının kendine uygun bir biçim dilini seçenek olarak benimsemesiyle ilgilidir.

    Öğretilere, manifestolara göre sanat yapılamayacağını, kişinin kendine göre bir dil yaratması gerektiğini savunarak, hiçbir moda akımın peşine takılmadan bu güne gelmiş bir sanatçıdır Ayaz. Tekkesinde çile çeken bir derviş örneği, gücünü, kendi deneyimleriyle, tükenmek bilmeyen enerjisinden kaynaklanan çalışkanlığına ve içtenliğine borçludur. İçine kapalı kişiliği, onun dışarıya açılmasını engelleyecek boyutlardadır. Aşırı kertede çekingen oluşu, çok sınırlı yakın arkadaş ve dost çevresinin dışına açılmasına da ket vurmaktadır. Ancak bu davranışları onun yaşama sevincinden yoksun ve yaşama küskün olduğu anlamına gelmez kesinlikle. Sürekli resim yapmayı kendisine yaşam biçimi olarak seçmiş, yaşamın "haz"mı çalışmakta bulan bir kişi olarak bilinir. Bir insan ömrüne sığdırılamayacak denli çok sayıda yapıt vermesinin nedenlerinden bîri de kuşkusuz çalışmayı kendine yaşam biçimi olarak seçmesine bağlıdır. Bir sanatçı için yaratıcılığı duyumsamak ve yaşam deneyimlerinin zenginliği ile sanatsal yaratmada itici güç olabilecek doygunluğa ulaşabilmek önemlidir. Yetiştiği ortamın doğal sonucu ve ekonomik yaşam koşullarının gereği olarak Ayaz, sanat yapabilmek uğruna her tür çileye katlanmak zorunda kalmıştır. Kökleşik sanatçı tipinin yazgısını onun yaşamında görmek olasıdır. Tüm olumsuz koşullara karşın üretken bir sanatçı dır. Yağlıboya, suluboya,desen ve özgünbaskılarının sayısı binlere varır.

    Resimde biçimin önemini sık sık vurgulayan sanatçının desenlerinde, çoğunlukla tema olarak işlediği insan figürleri, natürmortlar ve doğa görünümleri, alt yapıyı oluşturan geometrik planlarda yer alabildikleri gibi, kaosu andıran bir kompozisyon anlayışı içerisinde düzenlendikleri de görülmektedir. Kimi desenlerinde bir ya da çok sayıdaki figürler; modle edilmiş olarak bir leke, siluet biçiminde ya da yalın-çizgi desen biçiminde yan yana, arka arkaya sıralanmış olarak yer alırlar. Bu istif anlayışı içerisinde birkaç figür birleşerek figürler yığınından oluşan bir motif ortaya çıkmaktadır. Kimi zaman motif, genel kompozisyonu oluşturabileceği gibi, çevreye serpiştirilmiş, çeşitli biçimlerden oluşan yardımcı motiflerin desteklediği ana motif biçiminde de belirebilir. Ana motif genellikle modle edilmiş çıplaklardan ya da somut nesne görüntülerinden oluşurken, yan motiflerin,çizgi desen anlayışındaki insan, hayvan figürlerinden ya da simgesel biçimlerden oluştuğu görülür. Akıcı bir biçemle çizilmiş olan bu desenlerin kimi kez mizah yanlan da vardır.

    Gerek biçem gerekse biçim yönünden "yinelemeler" miş gibi algılanabilirlik özelliğine sahip olan Ayaz'ın desenlerine dikkatle bakıldığında, bunların, yoğun bir çizgisel devingenlik içerisinde, resmin tüm yüzeyine yayılmış zengin tiplemeler olduğu görülür. Alışkanlığın getirdiği "şema" tipler değildir bunlar. Resimde yer alan tüm öğeler, yüklendikleri biçimsel ve anlatımsal işlevlere göre, değişik duyarlıktaki çizgilerin yarattığı resimsel bir bütünlükle birleşmektedirler; çeşitli ağaçların birleşerek bir orman bütününü oluşturdukları gibi. Yüzlerce figürün oluşturduğu bir örgü içerisinde birbiriyle ilgisi olmayan biçimler bile bu bütünlüğe hizmet ederler. Sanatçının, bazı konuları sık sık çalışması (Örneğin: dans, ressam ve modeli, gecekondu insanları, portreler vb.) resimlerinin yinelendiği izlenimini bırakmasına neden olmaktadır. Bir sanatçının aynı konuyu döne döne işlemesi doğal olduğu gibi, eğer aynı konuyu ya da motifi zengin çeşitlemeleri içerisinde yapıtlaştırabiliyorsa övgüye değer bulunmalıdır. Tüm yüzeye yayılmış, yazılı tablet etkisini uyandıran kaligrafik desenleri, yaşamın tüm yaşanamamışlıklarına ve yaşanmak istenenlerine ilişkin düşüncelerinin notlarıdır: "Eşyanın durağan biçimini değil, yaşamın tümünü resmetmek istiyorum" derken; o, görüntüsel dış dünyadan çok, ekonomik, toplumsal ve kültürel değer yargılarının biçimlendirdiği kendi psişik evrenini yansıtmaktadır. Anlatmak istediği yaşamın baş oyuncusu genellikle kendisidir. Resimlerinin çoğunda kendisi ve modeli vardır zaten. Hazırlanmış ve tasarlanmış konular değildir bunlar. Onun için tuval, tasarlanmış konuların düzenlendiği alan değil "oyun alanıdır". Ondaki, yaşamakla özdeşleşmiş olan "çizmek" eylemi; bîr noktayla, çizgiyle, bir çıplakla, kendi portresiyle başlar ve kendiliğinden gelişerek konuya ulaşır. Konu hep hazırdır yani: Çıplak, giyinik, yarı çıplak, bir ressam (kendisi) ve modeli ya da çarşaflı bir kadın... Kendisinin de bulunduğu bu evrende, onu en çok ilgilendiren insandır. İnsan ve toplum yaşamının tüm güzelliklerini, çelişkilerini, korkularını, kaçışlarını, isteklerini panoramik bir planda dışa vurmak isteyen safyürek bir yaklaşım içindedir. Öyle ki, zamanın sınırlılığı nedeniyle, konuyla ilgili her şeyi anlatmak isteyen bir konuşmacının telaşı içindeymiş gibidir. Sonuç olarak sanatçı; ister yetiştiği ve içinde yaşadığı toplumun, insan doğasının bir parçası olan "cinsel gerçek"ten bir "günah ve utanç kültürü yaratmış" olma olgusunun yarattığı ikilemi; ister yaşam ve yetişme biçiminden kaynaklanan kişisel korku ve tepkilerini ya da çelişkilerini dile getirmiş olsun yaptıkları gene de kişiliğinin bir yansıması ve iç evreninin adresleri olarak değerlendirilebilir. O çalışırken, bazen çocuk gibi kabına sığmayan bir coşku içinde, bazen çalıya çarpılmışçasına şaşkın, bazen kendi kendini yercesine huzursuz, suratı allak bullaktır. Çizdikçe çılgınlaşan ve insana ürküntü veren ruhsal bir gerilimi birlikte yaşar insan. Öyle bir gerilim ki; ancak "resim cinneti" olarak nitelenebilir. "Acaba resim yapmasa, ne yapardı bu adam" diye düşündüğüm çok olmuştur.

    Adam Sanat / Ekim 2002